Son Yaprak

Ağustos 14, 2007

Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu…

Geriye doğru sayıyordu; “Oniki” dedi, biraz sonra da “onbir”; arkasindan
“on”, sonra “dokuz”; daha sonra, hemen birbiri ardina “sekiz” ve “yedi”.
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna “Neyin var?” diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde” altı” dedi.
“Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.”
“Beş tane ne?” diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.”

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: “İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim.” diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

“Bu sonuncusu” dedi hasta kız.”Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.”
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin.” dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.” dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.

O.Henry

İşte bu…İnsanlık bu işte…İnsalık demokrasi diye gittiğiniz yerden kanla dönmek değil, insanlık onca insanı zehirleyerek öldürmek değil, insanlık bu işte. Bir insanın bir diğerine yapabileceği en büyük iyiliği okumuş bulunmaktasınız: Ona bir hayat verdi, hem de kendi hayatını. İlk okuduğumda gözlerimdeki iki damla yaş anısına bu öyküyü sizlere aktarmış bulunmaktayım…

Kaynakça: http://hikaye.balca.net/hikaye10060.aspx


Masallar…

Ağustos 14, 2007

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ…

Çocukluğumu ve çocukluğumuzu süsleyen kısa masalları kim unutabilir ki. Bize eskilerdeki gibi masal anlatan büyüklerimiz yoktu. O sıcak şöminenin başında gelin size masal anlatayım diyen olmadı. Ama okumayı öğrenince bütün masalları yutmuştuk. Ama kafama hep bir şeyler takılırdı o masallarda. Şimdi arkama bakıp o günleri hatırlayınca çok güldüm…

  • Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kızı çok bencil bulurdum. Babaannesine börek getirirdi. Ve zavallı kurt ondan isteyince vermezdi hain şey…N’olcak versen iki lokma…

  • Hadi onu geçtim bu kızda birazda saflık vardı. Bir insanla kurt arasındaki farkı anlamıyor, anlamaz gibi yarım saat sorguluyordu. Ordaki kurtu çok sever ve çok acırdım ona. Hayvan hem aç hemde bir saat kızın sorularını çekiyor. Joker hakkı falan da yok. Kim 500 milyar ister den de beter.

  • Masallardaki bütün kurtları aynı kurt sanardım.3 küçük domuz,kırmızı başlıklık kız,9 koyun,kurt ile karga falan…

  • Kurt ile köpek masalını ilk okuduğumda ordaki kurtu elma kurdu sanmıştım. Hiç unutamam anlayana kadar canım çıkmıştı.(Ne!Elma kurdunun tasması mı var!Ne saçma yaa ).

  • Keloğlan masallarındaki devleri ise hep aynı dev sanardım. Ve nedense keloğlana sinir olurdum. Devlerin (devin) kazanmasını isterdim.

  • La Fontenie (nasıl yazılıyorsa amann) nin masallarına hayrandım. Özellikle kurt ile karga masalını çok sever ordaki karganın haline acırdım. Kurt da haklıydı aslında bana göre sonuçta kırmızı başlıklı kızı yiyemedi koyunları ise anne koyun karnından aldı…Onada yazık

  • Ve kurtlar gibi masallardaki prensleride hep aynı prens sanardım. O adama sinir olurdum sırf o yüzden. Her masalda başka kız oluyor mu. Hani Sindirella ile ömür boyu mutlu yaşamışlardı, Rapunzel nerden çıktı?

  • Birde masallarda hep anneler kötü olurdu sevmezdim. Sindirella yı annesi baloya göndermez, uyuyan güzeli annesi zehirlerdi. Bunların aynı anne olma ihtimali de yüksek bence. Bir öyküde de baba zehirlesin kızı bu ne yaa annemden korkar oldum…


Öncelikle!

Ağustos 11, 2007

Bir gün kafama esti: www.gameportal.wordpress.com dan başka bir site daha olsun ama içimden geldiği gibi istediğimi yazıyım.Yaptım da…İşte böyle bir amaçla başladım.Başımdan geçenleri,düşüncelerimi buraya aktarmaya (zamanla) başlayacağız inşallah…

Bu gün aklıma bir şey gelmedi.Blog da boş kalmasın dedim.Böyle bir girişle başladık.Hayırlı olsun ne diim :) .